21 Mart 2010 Pazar

NE ŞEHİT OLDU NE GAZİ






19 Mart 2010 tarihli haber bültenlerinde, “Resneli Niyazi”nin torunu “Niyazi Resnelioğlu”nun İzmir'de Devlete ait bir huzurevinde öldüğü, cesedinin odasından kötü kokular gelmesi üzerine 3 gün sonra bulunduğu bildirildi.
Her yönü ile acı olan bu ölüm olayı bu yazıyı yazmama neden oldu.
Resneli Niyazi bey 1908 de 2. Meşrutiyetin ilanı için ilk kıvılcımı çakan iki kişiden biri olduğu için(diğeri Enver bey) çok önemli. 1873 doğumlu Niyazi Bey 1897 Osmanlı-Yunan Savaşında büyük yararlılıklar göstermiş başarılı bir subay. Bu başarısı üzerine Padişah 2. Abdülhamit tarafından “Padişah Yaverliği” ünvanı ile taltif edilmek istendiğinde, aynı unvanın Kazasker'in 13 yaşındaki oğluna da verildiğini görünce kabul etmeyecek kadar onurlu bir kişi.
2009 Ekim ayının ilk günlerinde Lozan Mubadilleri Vakfı'nın düzenlediği Yunanistan-Makedonya Gezisi'nin dönüş yolunda şimdi Makedonya Cumhuriyeti'nde kalan Resne'ye de uğradık. Otobüsümüz küçücük bir kasaba olan Resne'de “Resneli Niyazi Bey”in görkemli konağı-sarayı önünde parketti. Yağmurun çiselediği serin bir akşamüstü Niyazi Bey'in hala muhteşem görünen konağı'na ve hemen karşısındaki konut olarak kullandığı mütevazı evine karışık duygularla baktım. Tarihin büyük değişimlerinden birine imza atmış bu büyük mücadele adamından 21. Asra kalanlar bunlardı işte.
Sultan tarafından seçilen iki arkadaştan biri olan Niyazi Bey Paris'e gönderilecekken bir nedenle arkadaşı Paris'e, Niyazi Bey de Resne'ye gönderilmiş. Arkadaşı Paris Belediye Sarayı'nın önünde bir fotoğraf çektirerek Niyazi Bey'e göndermiş ve resmin arkasına da işte ben bu binada çalışıyorum diye not yazmış. Niyazi bey bu, altında kalır mı. Yazdığı cevapta, kendisinin öyle bir binada sadece çalışmayacağını, binanın aynısını yaptırıp sahibi olacağını da yazar. Dediğini de yapar Niyazi bey. Bu gün bile sapa bir yerde küçücük bir kasaba olan Resne'de bu saray yavrusunu inşa ettirir. Binanın yapıldığı alan sulak olduğu için çevreden temin edilen kayın ağacından kazık temeller üzerine inşa edilen saray bütün ihtişamı ile hala sapasağlam ayaktadır. Halen Makedonya Cumhuriyeti'nin çeşitli kültür birimleri bu binada yer almaktadır. Sarayın karşısındaki konutta da bu gün Makedonyalı bir aile ikamet etmektedir. Niyazi bey, Resne'yi küçük bir Paris yapmak için şehir planları da yapmıştır.
Enver bey, birden gelen şöhretin bütün imkanlarından faydalanarak rütbeleri ikişer ikişer atlayarak, Padişah Yaverliği ve Padişah Damatlığı unvanlarınıda ekleyerek kısa zamanda Paşa olup, kötü bir kumarbaz gibi 600 yıllık imparatorluğu Birkaç yılda harcayıp yok ederken, şimdiki deyimle söylersek 2. Meşrutiyetin eşbaşkanı Niyazi Bey mütevazı yaşamına devam eder. Balkan Savaşı'nın kaybedilmesi üzerine Resneli Niyazi Bey sivil giyimli olarak yanındaki 7 kişi ile birlikte İstanbul'a dönmek üzere Adriyatik kıyısındaki liman şehri Avlonya'da vapur beklerken birden silahlar patlar ortalık karışır. Vurulan iki kişiden biri Niyazi Bey'dir. Son bir gayretle arkasına dönüp kendisini kimin vurduğuna bakar ve ağzından son bir kelime dökülür: “neden?”. Tarih:30.Nisan.1913.
Niyazi beyi kimin vurduğu/vurdurduğu konusunda söylentiler muhtelif. Benim düşüncem; Ayaklanan genç subaylara nasihat için 2. Abdülhamit Arnavut asıllı yakın adamı Şemsi Paşa'yı Makedonya bölgesine gönderir. Şemsi Paşa İttihat Terakki'nin aldığı karar sonucu Mülazım Atıf Bey(Kamçıl) tarafından tabanca ile Manastır'da öldürülür. Arnavutlarda da kan davası önemli bir sosyolojik olgu. Şemsi Paşa'nın kan kardeşi İsa Bolatin'in oğulları İttihat Terakki'nin önde gelen yöneticilerinden Niyazi beyi intikam için vurmuşlardır.(Kaynak: Balkanlar ve Osmanlı Devleti-Sacit Kutlu) Niyazi beyi vuranın kendi yaveri olduğu şeklinde açıklamalar da var. Ancak koca Niyazi Beyin pisi pisine vurulduğu açık. Onca badireyi atlattıktan sonra hiç ummadığı bir yerde ve zamanda sırtından vurulması gerçekten çok acı. Halâ halk arasında kullanılan “Ne şehittir ne gazi pisi pisine gitti Niyazi” sözü buradan gelmektedir. Zamanla argoda aynı kavram kısaca “Niyazi olmak” deyimine dönüşmüştür. Yine, argodaki “geyik muhabbeti” kavramı da bir şekilde Niyazi Beyden kaynaklanmaktadır. Makedonya'da dağa çıkan Niyazi beyin yanındaki kendisinden hiç ayrılmayan geyiği Niyazi bey kadar meşhur olmuştur. Herkesin merak ettiği, nasıl bir şey olduğunu konuştuğu meşhur geyik Niyazi bey ile beraber İstanbul'a geldiğinde, o zaman veliahd olan Reşat Efendi(Abdülhamit'den sonra tahta geçen 5.Mehmet Reşat)dahil bütün İstanbullular geyiği görmeye gelmiştir.
İşte, Enver Beyle birlikte İstanbul'a geldiklerinde adlarına bestelenen 100 adet eser içinde besteci İtalo Silvelli'nin birinci seçilen “Hürriyet Marşı”nın sözlerinde isimleri bulunan “Hürriyet Kahramanları”ndan Niyazi bey ve Enver Bey ikilisinden Enver bey koca Osmanlı Mülkünü ve milyonlarca Türk askerini ve insanını ihtiraslı bir kumarbaz gibi kısa sürede kaybedilmesine neden olduğu halde, diğer kaybedenlerle birlikte Şişli'deki Hürriyeti Ebediye tepesindeki anıt mezarında yatarken, Resneli Niyazi'nin adı da mezarı da unutulmuş durumda. Kendi adını taşıyan torunu Niyazi Resnelioğlu'nun huzur evindeki ölümü de Yunus'un ünlü mısralarındaki gibi “3 gün sonra” duyuldu . Bu utanç da bize yeter....

MERHABA!

Sait Faik bir kitabında; “Yazmazsam çıldıracaktım” diyor. Yine bir yerlerde okumuştum; “yazmak öyle bir şeydir ki, damla damla dolan kap bir noktadan sonra dolmasını tamamlayıp taşmaya başlar. İşte yazmak da böyledir. Zamanı gelince dolan kap taşmaya başlar, yazmadan duramazsınız” diyordu. Ben de çoğu zaman, bunları anlatmazsam çıldıracağım diyorum kendi kendime. Zaman geçtikçe insanda öyle bir birikim oluyor ki, öğrendiklerini, düşündüklerini başkalarına aktarmak, başkaları ile paylaşmak bir ihtiyaç haline geliyor. Çok hoşuma giden bir kitap okuduğumda, yeni bir şey öğrendiğimde hep bunu keşke daha önce okusaydım, daha önce öğrenseydim, başkalarıyla da paylaşabilseydim diye bir hayıflanma geçiyor içimden.
Mesleğim gereği kolay konuşur ve kolay yazarım. Lozan Mubadilleri Derneği Başkanı sevgili Esat Ergelen derneğin internet sitesinde arada yazmamı teklif ettiğinde tereddütsüz kabul ettim. Bu yazı da benim sitedeki ilk yazım. Onun için herkese merhaba!
Bu sayfada neler yazacağıma gelince. Ana konu tabii ki “Mübadele”. Ama bu konunun merkez olduğu binlerce yan konu da doğaldır ki bu yazıların içeriğini oluşturacak. Kimi zaman tarihin derinliklerine gideceğiz, kimi zaman tarihte yaşananların bu güne olan etkilerini konuşacağız, kimi zaman da günceli konu edeceğiz. Ne kadar başarılı olacağımı bunları okuyan dostlarımız değerlendirecekler.
Ben ikinci kuşak bir mübadil çocuğuyum. Rahmetli annem Vodina(Şimdiki Edessa) doğumluydu. Karaferye’li(şimdiki Veria) anneannem Vodina’ya gelin gitmiş. Küçüklüğümüzde, teyzelerden, dayılardan, yengelerden hep Rumeli hikayeleri dinleyerek büyüdük. Ama hiç aklımıza sormak gelmedi; “oralar nereleri, neden, nasıl geldiniz?”diye. Çok olağan şeyler gibi dinledik. Büyükler de hiç bahsetmediler, şikayet etmediler; yaşadıkları sıkıntılardan, çektikleri acılardan. Yine çocukluğumun geçtiği Ege şehir ve kasabalarındaki “gavurlardan” kalan evlerin, kilise kalıntılarının sahiplerinin kimler olduğu, neden bir zamanlar buralarda “gavurların”da yaşadığı, ne oldukları, nereye gittikleri, merakımızı çekmedi. Ege’de her yıl Eylül ayının başlarında yapılan kurtuluş törenlerindeki temsili savaş sahnelerinde, Türk askerleri düşman askerlerini öldürüp, siyahlara sarılı özgürlüğü temsil eden kızları kurtarıp, bu defa al bayrağa sardılar. Yunanlılar gelmişler, yurdumuzu işgal etmişler, ordumuz da 9 Eylül 1922 de Yunanlıları denize dökmüş, Vatanı kurtarmıştı. Bu olayları birbirine bağlayamıyor, eskiden kilise olduğu söylenen büyük binaların şimdi neden tütün deposu ya da kışlık sinema salonu olarak kullanıldıklarını anlayamıyorduk. Bizimkiler de neden o özlemle andıkları, bolluk içindeki sulak yurtlarını bırakıp bin bir zorlukla Anadolu’ya gelmişlerdi, sebebini bilmiyorduk. Lisede, tarih derslerinde, “İnkilap Tarihi”

derslerinde, Hukuk Fakültesi’nde Devletler Hususi Hukuku ve Devletler Umumi Hukuku derslerinde de bunları açıklayıcı tek bir bilgi aktarılmıyordu. Oysa, Anadolu’dan Yunanistan’a 1.200.000 Anadolulu Ortodoks Rum, Yunanistan’dan Anadolu’ya da 600.000 Müslüman Türk, kendilerine sorulmadan karşılıklı göç ettirilmişlerdi. Bir zamanlar bir imparatorluğun tebası olan bu insanlar kendi vatanlarında yaşarlarken birden birilerinin kararı ile vatan dedikleri yerleri bırakarak yeni topraklara göç etmişlerdi/ettirilmişlerdi. Terkettikleri topraklar artık “memleket”, yeni yerleştikleri yerler de “ Vatanları” olmuştu. Ama, ne geldikleri yerde oranın yerlilerince hemen benimsenmişlerdi, ne de terk ettikleri “memleketlerini” unutabilmişlerdi. Yeryüzünde ilk defa ve tek örnek olarak yaşanan bu muazzam değiş tokuş özellikle Türkiye’de unutulmak istenmiş, unutturulmak istenmiş, torunlar ilgilenmeye başlayana kadar da kimsenin ilgisini çekmemişti. İlk defadır ki 2000 senesinde kurulan Lozan Mubadilleri Vakfı ve onun çatısı altında kurulan Lozan Mubadilleri Derneği ciddi bir şekilde “Mübadele” olayını her yönü ile araştırmaya, bilgileri aktarmaya, bununla ilgili faaliyetler düzenlemeye girişmiştir. Bu oluşumdan sonradır ki yurdun her köşesinde benzer dernekler ve çalışmalar görülmeye başlanmıştır. Bu faaliyetlerin gün geçtikçe artacağından da hiç şüphem yok.
İşte ben de Lozan Mubadilleri Derneği internet sitesinde bu çabalara biraz katkıda bulunabilirsem çok mutlu olacağım. Amacım ve arzum, bu yazıların kuru, kitabi yazılar olarak kalmaması, okuyucularla diyaloglar kurarak canlı bir tartışma ortamının yaratılması.
Yeni yazılarda buluşmak üzere tekrar Merhaba!